Eğitici Sinema Günlerimiz Başladı

Eğitici Sinema Günlerimiz Başladı

Eğitici Sinema Günlerimiz Başladı


Geçen sene olduğu gibi öğrencilerimize eğitsel aktiviteler yapmıştık. Bu sene de eğitimim başlamasıyla birlikte oldukça yoğun tempoda çalışan öğrencilerimizi motive etmek maksadıyla hem eğlendiriyor hem de eğitiyoruz.

Bu eğitim döneminde ilk defa yaptığımız eğitsel sinema programımızı bugün yaptık. Öğrencilerimize anlamlı bir çizgi film izlettik.

Filmin adı; Allah'ı arayan çocuk Hayy:

“Hayy Bin Yakzan” İbn-i Tufeyl’ in felsefi romanının adı. 1106 yılında Gırnata’da doğan İbn-i Tufeyl İslam düşünce tarihinde İşraki bir filozof olarak kabul edilir. “Uyanık’ın oğlu Diri” anlamına gelen “Hayy bin Yakzan” ıssız bir adada tek başına büyüyen Hayy’ ın kendi kişisel tecrübeleriyle Hakikat’i arama çabasının kelimelere dökülmüş halidir. Hayy, tabiatla baş başa, tüm dış etkilerden her türlü insani ve İlahi öğretiden uzak biçimde çevresine bakarak, Hakikat’in bilgisini ve varlığın sırrını keşfeder. İbn-i Tufeyl bu eseri yazmasına sebep olarak “İslam felsefesi önderlerinden İbn-i Sina’ nın Hikmeti Meşriki adlı eserinde dile getirdiği bazı sırların açıklanmasının kendisinden istenmesini” gösterir ve şöyle der:

İstediğin bilgileri Hayy bin Yakzan adını verdiğim bir hikaye aracılığı ile iletmeye çalışacağım. İbn-i Sina’nın insanları yola getirmek için isteklendiren, özendiren, akıl ve zeka sahiplerine ibret veren Hayy bin Yakzan ile Salaman ve Absal adlı mesellerinden ilham alarak kurduğum bu hikayeyi iyi izlersen Yakzan oğlu Hayy ile birlikte istediğin gerçeklere ulaşabilirsin.

İbn-i Tufeyl romanında üç karakteri üç bilgi türü ile eşleştirir. Issız bir adada Hakikat’i arayan Hayy filozofu, Absal sufiyi Salaman’da dini kurallara bağlı alim şeklinde temsil edilir. Ama her üç bilgi türü de yani felsefe, tasavvuf ve şeriat aynı ezeli Hakikatin farklı tezahürleridir. İnsanî melekelerin her fertte farklı olması, anlama ve kavrayış düzeylerinin ve bu düzeyler nedeni ile ifade biçimlerinin değişik olması birden çok Hakikat olduğunu anlamına gelmez. Aksine varlıktaki birlik ilkesi gereğince Hakikat’e farklı farklı yollardan ulaşılabileceği gerçeğini teyid eder. Ve evrensel düzeyde zengin bir çoğulculuk sunarak her bilgi seviyesindeki insana, kendi yeteneğine uygun yolu seçmesine olanak tanır. Hayy bin Yakzan 14. yy. dan itibaren dünyanın belli başlı hemen bütün dillerine çevrilmiştir. Hem felsefi içeriği hem de anlatı-roman biçimiyle Batı düşüncesini derinden etkilemiştir. Robinson Crusoe’ ye ilham kaynağı olan, Defoe, Bacon, Spinoza ve More gibi pek çok düşünür ve sanatçı üzerinde etkili olan Hayy bin Yakzan’ı okumak ve Batı düşüncesindeki etkilerini incelemek isteyenler “Hayy bin Yakzan” adlı kitaba bakabilirler. Ben kısaca Hayy bin Yakzan ’ın olağanüstü tecrübesinden bahsetmek istiyorum.

İbn-i Tufeyl romanına bugün de hala tartışılan, insanın dünyada nasıl varolduğu ile ilgili iki varsayımı tartışmaya açarak başlar. Bunlardan birincisine göre Hayy, Hint adalarından birisinde birtakım doğal sebeplerin etkisiyle maddenin etkileşiminden, anasız babasız , bugün “Evrim teorisi” olarak da bilinen naturalist bir türeme ile meydana gelmiştir. İkinci varsayımda geleneksel öğretilerde yeralan bir ana-babadan (Adem-Havva) dünyaya geliş hikayesine dayanır. Her iki varsayımı da dillendiren İbn-i Tufeyl’in, açık bir görüş bildirmese de ileriki aşamalarda yaptığı atıflardan ikinci varsayımı tercih ettiği anlaşılmaktadır.

Hayy küçük bir bebekken bir ceylan tarafından beslenmeye başlar. Anne ceylan yavru Hayy’ı iki yıl sütüyle besler. Hayy zamanla annesini taklit etmeye onun gibi sesler çıkartmaya, hareketler yapmaya başlar. Ama Hayy zamanla hem annesinden hem de etrafta gördüğü diğer hayvanlardan farklı olduğunun bilincine varmaya başlar. Ve onları gözlemleyip çevresine, tabiata bakarak düşüncelere dalar. Hayy’da ilk uyanan temel insani duygu, “utanma” olur ve avret yerlerini örtmesi gerektiğine karar verir. 8 yaşına geldiğinde artık Hayy ellerini beceriyle kullanmakta ve basit aletler –sopa vb- yapmaktadır.

Artık anne ceylan yaşlanmış ve güçten düşmüştür. Hayy besleme sırasının kendine geldiğini “akl”ederek anne ceylana bakmaya başlar. Fakat Hayy’ı çok sarsacak olan olay gerçekleşir. Anne ceylan ölür. Hayy Hasta sandığı anne ceylanın öldüğünü anlayamaz, çünkü ölümü bilmemektedir. Anne ceylanı iyileştirmek için ölü vücudu araştırmaya koyulur, annesini hareket etmekten alıkoyan nedir? Ve nihayet ölüm denen olguyu kabullenir. Bu da onu canlıları hareket ettiren temel bir neden fikrine götürür ve Ruh’u keşfeder. Salt madde gözünde değerini yitirmiştir. Bir müddet sonra çürüyüp kokmaya başlayan cesedi ne yapacağını düşünürken biri diğerini öldürüp toprağı eşeleyerek öldürdüğünü gömen iki kargayı görür. Bu Kur’an’a zikredilen Habil Kabil kıssasına da uymaktadır. Hayy gözlemleri neticesinde bütün canlılarda olan şeyin ne olduğunu düşünmeye başlar.

Bir müddet sonra ateşi keşfeden Hayy ateşte muazzam bir güç görür. Ateşin hem yakıcı, hem aydınlatıcı ve hem de ısıtıcı özelliğini kavrayan Hayy kıyıya vuran bir balığı içine attığında ateşin balığa olağanüstü bir lezzet kazandırdığını görür. Ateşin dördüncü özelliğini de keşfetmiştir. Ateş üzerine yoğun bir şekilde düşünürken ısı sıcaklık kavramı ile canlılardaki “can” kavramı ile ilişki kurmaya çalışır. Yine hayvanlar üzerinde gözlemlerine devam ederek, organlarını bunların düzenlerini, “can” denen olgunun belli bir süre tükenmeden nasıl dayandığını araştırmaya koyulur. Hayy 20 yaşına geldiğinde artık “hayvansal ruh” başta olmak üzere bayağı bilgiye sahiptir.

Bu arada Hayy hayvanlarda yaptığı gözlemler neticesinde onların birçok özelliklerinden yararlanmayı öğrenir. Derilerinden ayakkabı, kıllarından ipler halatlar yapar. Ve hayvanları evcileştirmeyi, boynuzlarından aletler, silahlar yapmayı öğrenir. Hayy da gözlemleri neticesinde nesnelerin farklılıklarından ve benzeşen yönlerinden hareketle kesrette vahdet fikrine ulaşır.

Ama Hayy’a göre her canlı türünün bireylerinde bulunan “ruh” aslında tek bir ruhun parçasından başka bir şey değildir. Değişik değişik kaplara bölünen su gibi ruh da ayrı ayrı kalplere dağıtılmış gibidir. Yani Hayy’a göre ruha ilişkin çokluk, bulunduğu yerin çokluğudur. Hayy, deney, gözlem ve akıl yürütmeleri sonucunda karşılaştırmalar ve kıyaslar yaparak düşüncelerini canlılık aleminden cansızlar alemine çevirir. Cisimlerin özelliklerini inceler, farklılıklarını araştırmaya koyulur. Cisimlerin sıcak, soğuk, renkli ve renksiz gibi özellikleriyle birbirlerinden ayrıştığını görür. Ama aralarında sürekli bir değişim ve birbirlerine dönüşüm de vardır. Canlı aleminin de “ruh” kavramından soyutlandığında bu cisimlerden farklı olmadığı sonucuna ulaşır. Demek ki tüm nesneler birdir. Hayy artık madde kavramını keşfetmiştir.

Hayy’ın bu deney, gözlem ve akıl yürütmeleri neticesinde ulaştığı fikir “Allah” fikridir. Şimdiye kadar yaptığı gözlemlerden ulaştığı kesin sonuç şudur: Her yaratılmış nesne için bir Yaratıcı’nın varlığı kaçınılmazdır. O güne kadar öğrendiği tüm bilgilerin ışığında varlığın tümünün sonradan olan, yaratılmış mahluk ve nesne olduğu açığa çıkar. O halde bunları kesin olarak yaratan Aşkın bir güç vardır. Hayy suret-form ile ilgili gözlem ve düşüncelerini yeniden ele alınca, bütün biçimlerde ulaştığı aynı sonuca göre, daha önceleri biçimden kaynaklandığını sandığı etkilerin, gerçekte biçimden değil, biçimi araç gibi kullanan bir Varlık’tan olduğunu anlar. (Tümevarımın ispatlanamaması meselsi) Bu varlık aşkındır, ilk nedendir, zorunlu ve temel ilkedir.

Hayy artık 28 yaşındadır. Bundan sonra onun yegane amacı bu “Zorunlu Varlığı” tanımaktır. Ama Hayy hala bu varlığı “duyularla” tanıyabileceğini düşünmektedir. Tabii Hayy’ı Yaratıcı’yı dünyanın dışında, uzaydaki kozmik olaylarda aramaya iten şey, gözlemlediği üçboyutlu ve sınırlı dünyadaki yetersizliktir. Ama Hayy daha ilk gözleminde gök cisimlerinin de üç boyutlu olduğunu tespit etmiştir. Öyleyse bir uzama sahip olan herşey bir cisimse yıldızlar ve felekler de birer cisimdir. Düşünmekten yorgun düşen Hayy bütün varlığı canlı bir yaratık sayarak “Bütün gökler içerdikleriyle birlikte bağımsız bir özneye muhtaç tek bir şeydir” sonucuna varır..

Tabii bu arada İbn-i Tufeyl, Hayy’i düşündürerek alemin kıdemi(ezeliyeti) meselesine de değinir. Hayy iki durumu da düşünür. Alemin “kadim” ya da “hadis” oluşunu uzun uzun düşünen Hayy, sonunda her iki durumda da cisim olmayan Yaratıcının varlığının zorunlu oluğu sonucuna ulaşmıştır. Bu “Varlık” bütün durumların üstünde ve cismin her durumundan münezzeh ve yücedir. Demek ki bu Varlık, bütün varlıkların varoluş nedeni ve ilkesidir. Bütün varoluş her iki görüşe göre de bir Yaratıcı’nın eseridir. Herşeyin varlığı bu Varlığa bağlı ve bağımlıdır. İbn-i Tufeyl burada kesin bir tercih belirtmekten kaçınır. Bu kararsızlıkta o zaman İslam dünyasındaki “alemin kıdemi” tartışmaların etkisi olsa gerek.

Hayy bu yaklaşım biçimiyle herşeyi yeniden gözlemlemeye başlayınca cisimlerin en aşağı tabakasında bile Yaratıcı’nın sonsuz güzelliğinden, eşsiz sanatından izler, işaretler tecelliler görmeye başlar. 35 yaşına basan Hayy’ın bundan sonra varacağı aşama Yüce Varlığı duyu ve akıl yürütmelerle değil, tefekkürle bulmak olacaktır. Aynı zamanda canlılar alemini ve gezegenlerin hareket ve konumlarını, üstte olanların altta olanlarla ilişkilerini gözlemleyerek çevresindeki varlıklarla arasındaki ilişkileri belirleyecek bir takım ahlaki ilkelere varır ve bunları doğru olarak tespit eder. Bu ilkeler/bilgiler, Peygamberler aracılığıyla gönderilen ilahi mesajın öngördüğü bir takım ahlaki ve hukuki düzenlemelerden, Şeriat’ın ana fikrinden başkası değildir. Hayy’ın kendisinden zayıf bir hayvana veya susuz kalmış bir bitkiye karşı yerine getirmesi gerektiğini öğrendiği ödevin, biz insanların bir arada yaşadığı toplumsal hayatın aynısı ya da başka bir ifadesi olduğu söylenebilir.

Hayy gök cisimlerinin Mutlak Varlığı biliyor oldukları düşüncesinden hareketle kendi hareketlerini onların hareketlerine benzetmeye çalışarak “ibadet” kavramına ulaşır. Ve giderek daha düzenli şekilde ritmik, dairevi Allah’a saygı ve yakınlığı amaçlayan hareketler yapmaya başlar. Hayy’a göre artık kendi varoluşunun asıl amacı, Allah’a ibadet etmek, O’nu kabule yetenekli ruhunu arındırmak ve kesintisiz tefekkürle müşahede makamına ulaşmaktır.

Hayy, şirkten kurtulana, hem kendisi, hem de yer, gökler ve içerdikleri şeyler, ruhsal biçimler ve Zorunlu Varlığı bilen tüm zatlar düşüncesinden tümüyle silininceye kadar Allah’ı katıksız müşahadeye ulaşmak için çalışmalarını sürdürür. Sonunda diğer varlıklar da, kendi zatı da kaybolur. Tümüyle yok olur. Zorunlu ve gerçek Varlığın, kendisinden başka bir gerçeklik taşımayan sözüyle “Bugün mülk kimindir? Tek ve herşeye gücü yeten Allah’ındır” diye haykırarak yokluğa (fena) erer. Bu makamda hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir kalpten geçmeyen şeyleri görür ve tadar. Hayy artık 49 yaşındadır.

Hayy yaşadığı bu olağanüstü tecrübenin ardından artık Hakikatin Bilgisini elde etmiştir. Bu makamda akıllara durgunluk veren, ruhunu aydınlatıp kendisine bağlayan tecelli ve güzelliklerini yaşama alışkanlığı edinmeye çalışırken yine olağanüstü bir şey olur ve bir sandal vasıtası ile Hayy’ın bulunduğu adaya gelen Absal isminde bir insanla karşılaşır. Absal yaşadığı toplumun bilgi düzeyini yeterli bulmamış ve bütün malını mülkünü satıp yoksullara dağıtarak sakin bir adaya gitmek isteyen bir sufîdir. Burada tefekküre dalmayı amaçlamaktadır. Absal ilahi mesajı Peygamberler vasıtası ile almış, lakin bir takım işaret ve sembollerin gizlediği batın-iç anlamların gerçek mahiyetini öğrenmeyi arzulamıştır. Absal’ın şehirde kalan arkadaşı Salaman ise, dinine bağlı gündelik ibadetlerini yerine getiren birisi olmakla birlikte, İlahi tebliğin kendisine verdiği kadarıyla yetinmeyi ilke kabul etmiş, dolayısı ile Absal’a, bu yolculuğunda katılmamıştır.

Başlangıçta birbirlerini yadırgayan Hayy ile Absal, daha sonra yakınlaşır. Absal Hayy’a konuştuğu dili öğretir, ve ona insanoğlunun sosyal hayatından, sahip olduğu beşeri, ekonomik, kültürel ve ahlaki özelliklerinden uzun uzun bahseder. Sonuç şaşırtıcıdır. Çünkü Absal’ın anlattığı herşeyi özü ve ilkeleriyle Hayy’ın bildiği ve daha önce kendi başına öğrendiği ortaya çıkar. Absal’ın iman ettiği öğretinin Tevhid, Nübüvvet ve Ahiret’e ilişkin bildirdiklerinin tümü Hayy’ın müşahade ettiklerinin birer simgesi, değişik birer anlatımı niteliğindedir. Bu yeni bilgiler Hayy’ın gözünü açar ve düşünce ateşini parlatır. Peygamber öğretisinin zahir hükümlerinin gerçeklik içindeki yeri ve anlamı tam bir aydınlık kazanır. Hayy Peygamber’in getirdiği bütün bilgileri onaylar. Ancak iki noktayı açıklayamaz. Birincisi Peygamber öğretisi, gayb alemi, öte dünya ile ilgili getirdiği bilgilerde niçin simgesel dil kullanmış, gerçeği çıplak şekliyle açıklamamıştır. İkincisi de Peygamber açıklamalarını niçin buyruklar ve kulluk görevi ile sınırlı tutmuş, dünya hayatına ilişkin bazı konuları, mesela mal biriktirmeyi, bol bol yeme içmeyi tümden yasaklamamıştır?

Burada Hayy bir yanılgı içindedir. Çünkü Hayy bütün insanları üstün kavrayışlı zannetmektedir. Gerçek şu ki insanlar eşit kavrayışta değildir. Kimi zaman düşüncesiz, kararsız, nankör, kimi zaman hayvanlardan bile aşağı azgın ve sapıktır. İçlerinde “Hakikat’in Bilgisi” ni hakkıyla aramak gibi bir zahmete katlanacak olanların sayısı oldukça azdır. Hayy insanlara sevgi ve acıyla karışık bir ilgi duyar ve onları aydınlatma isteğine kapılır. İbn-i Tufeyl’e göre bu “olmayacak bir sevdadır.” Hayy Absal’ı ikna eder ve günün birinde bir yolunu bulup ikisi şehre dönerler.

Şehir halkı ikisini de ilgiyle karşılar. Absal’ın arkadaşı Salaman salih bir insan olarak yöneticilik yapmaktadır. İlk zamanlarda halk kitller halinde gelir ve Hayy’ı dinlerler. O da bildiği bütün gerçekleri çıplak yüzleriyle, olduğu gibi anlatır. Önce bir şaşkınlık, sonra da bir yadırgama başlar. Anlattıkları giderek gündelik hayat içinde belirli bir doğrultu tutturmuş geleneksel ve sosyal biçimlere ters düşmeye başlayınca tepkilere yolaçmaya başlar. Sonunda iş öyle bir noktaya varır ki, Hayy neyi anlatıyorsa insanlar bunun tersini yapmaya başlarlar. Ancak bu insanların kötü niyetli olmadıkları da ortadadır. Hayy, bu olay üzerine uzun uzun düşündükten sonra, bu insanların yaratılışlarından dolayı bilgisiz olduklarını, bilgilerini arttırmak için dünyevi uğraşılardan vakit ayırıp çaba harcamadıkları kanaatine varır ve onların durumunu düzeltmekten umudunu keser.

Hayy’a göre bütün bunlardan şu anlaşılır: Bu topluma müşahede yoluyla elde edilen Hakikat’in anlatılması mümkün değildir. Onlardan namaz, oruç, zekat, hacc ve benzeri görevlerden daha fazlasını beklemek anlamsızdır. Hayy aynı zamanda Peygamber’in ilahi tebliğde kullandığı dilin, izlediği siret’in asıl hikmetini kavrar. İnsanlar ayrı ayrı tabiatlarda yaratılmış, her insan yaratıldığı iş için gereken yetenek ve güçle donatılmıştır. Bu, Allah’ın kesintiye uğramayan bir sünnetidir ve şüphesiz Allah’ın sünnetinde değişiklik olmaz..

Hayy bu gerçekleri de kavradıktan sonra, düşüncelerinden ve söylediklerinden dolayı Salaman ve arkadaşlarında özür diler ve onlara Hz.Peygamber’in getirdiği tebliğe sıkı sıkıya sarılmalarını öğütler. Halk çoğunluğu eğer Kur’an’ın müteşabih ayetlerinden kaçınır, hükümlerine riayet eder, ibadetlerini yerine getirir ve Allah’a Peygamber’in gösterdiği ve öğrettiği gibi kullukta bulunursa felaha erecektir. Yüksek makamlara ulaşan ve Allah dostlarına yakın olan kimseler ise, bütün iç ve dış güçleriyle nefislerine karşı savaşarak halkı geride bırakan öncüler (sabikun) olacaktır.

Sonuçta Hayy ve arkadaşı Absal adaya geri dönerek ölünceye kadar Allah’a kulluk ederler. Absal’da Peygamber’in getirdiği şeriata uyarak; zühd, takva, çalışma ve müşahede yoluyla aynı makamlara, “Hakikat’in Bilgisi” ne ulaşır.

Hayy bin Yakzan’ın başından geçenleri kısaca özetlemiş olduk. Kuşkusuz Hayy bin Yakzan’ın çeşitli eleştirileri yapılmıştır. İşraki sufizme dayanan bir felsefesi olan İbn-i Tufeyl’ın felsefi romanı Hayy bin Yakzan, Farabi ile Gazali’yi uzlaştırma çabası olarak da görülebilir. Felsefe ile Din’in, doğru yorumlandığında aynı olan Hakikat’e ulaşmak için farklı yöntemler uyguladığı ve nihayetinde aynı Hakikat’e ulaştığı görülür. Ali Bulaç “Hayy bin Yakzan” ı da değerlendirdiği, bu özet için benimde bolca yararlandığım “Din-Felsefe,Vahy-Akıl İlişkisi” adlı kitabında, Hayy’ın hikayesinin özetinden sonra şunları yazmaktadır:

Felsefenin amacı, dünyevi bağların ötesinde, varlığın kaynağı olan Nur’a, bu nurun temaşasına ve Hakikat’in sınırsız müşahedesine ulaşmayı sağlamak. Din ise bunları açıklıkla önermez; sınırları belirlenmemiş zühd ve riyazatı herkese emretmez; çünkü bu türden zahidane hayat herkes için mümkün değildir. Şu halde din, asgari düzeyde hayatın devam etmesi için bir takım sınırlar (hudut) gösterip insanı bu hudutlar dahilinde tutmakla yetinir.

Film kısaca şöyledir.

 

“İman inkarla başlar.” önermesi bir yere kadar doğrudur. Mesela, “İlah yoktur (Lâ ilahe)” diye başlamaz mı iman serüvenimiz? Peygamber (s.) efendimiz evvela putları inkarla işe koyulmadı mı? Hz. İbrahim güneşin, ayın ve putların ilahlığını bir bir inkar etmedi mi? Ama bu “inkar ediş” Allah’ın sınırlarına geldiğinde durmasını bilmelidir; çünkü “Allah müstesnadır (İllallah)” inkardan ve yalnızca O layıktır ilahlığa.
12. yy’da yaşamış olan İbn-i Tufeyl’in kaleme aldığı Hayy bin Yakzan romanı, inkar etmeden iman edebilmenin öyküsüdür. Aslında konumuz bu romanın çizgi filme uyarlanmış halidir.
“Allah’ı Arayan Çocuk Hayy” adıyla yayımlanan çizgi film; bir adada yalnız yaşayan bir çocuğun Yaratıcı’yı bulma serüvenini anlatır. Hikayeye göre, zamanın birinde zalim bir hükümdar vardır ve bu hükümdarın hiç çocuğu olmamaktadır. Zalim hükümdar bu duruma çok içerler ve tahtı kimseye kaptırmamak için hanedan üyelerinden olan tüm çocukları katleder. Zalim hükümdarın kız kardeşi ise bebeği Hayy bin Yakzan (Uyanığın oğlu Diri)’ı kurtarmak için onu beşiğiyle birlikte bir akarsuya bırakır ve bebeğini sadece Allah’a emanet eder. Bebek, sağ salim olarak bir adaya ulaşır ve bir ceylanın sütüyle beslenir. Çocuk büyüyüp de etrafını tanımaya başlayınca etrafındakilerin hiç birisinin kendisine benzemediğini fark eder. Bu durum kendisini çok yalnız hissetmesine sebep olur. Diğer taraftan her hayvanın bir mahareti ve gücü olduğunu fark eder: kuşlar uçabilir, ceylanlar koşabilir, balıklar yüzebilir… Hayy ise uçamamaktadır, ceylanlar kadar hızlı koşamamaktadır, balıklar gibi yüzememektedir. İçinde bulunduğu dünyada kendisini çok aciz hisseder. Fakat deneyerek yüzmeyi öğrendiği zaman bir şey fark eder; balıklar kadar yüzemese de yüzmeyi kendi başına öğrenebilmiştir. Koşabilmektedir ve diğer hayvanların sahip olduğu özellikleri nispeten çalışarak edinebilmektedir; oysa ki hayvanlar yeni şeyler öğrenmekten acizdir. Bu düşünce Hayy’ın kendine güven duymasını sağlar. Adını koyamasa da Hayy, kendisinin en büyük maharetinin “akletmek” olduğunu kısmen kavrar. Zaten Allah’ın insanoğluna bahşettiği onca nimet arasında en asil ve mühim olanı akıl değil midir? İnsandan kat kat büyük bir file ya da yırtıcı bir aslana hükmedebilmemizin yegane faktörü güçsüz kollarımız, çelimsiz bedenimiz midir; yoksa aklımız mıdır?
“Akletme”  marifetini keşfeden Hayy, bu marifeti kendisine bahşedeni de iyiden iyiye merak etmeye başlamıştır. Ama “bir Yaratıcı’nın varlığı” fikrinin tam olarak oturması, doğayı biraz daha gözlemlemesiyle gerçekleşir. Hayy’ı sütüyle besleyen ceylan gebedir; Hayy ise heyecanlı... Çünkü Hayy’ın aklında bir düşünce vardır: Belki de yeni doğacak olan tıpkı kendisine benzeyecektir. Böylece kendisi de yalnızlıktan kurtulacaktır. Lakin tahmin edileceği üzere yeni doğan canlı tipik bir ceylandır ve annesine benzemektedir. Ceylan yavrusunun şirinliğini gören Hayy, yalnızlığını unutup onunla oynamaya başlar. Ceylan yavrusunun doğduktan birkaç dakika sonra koşabilmesi Hayy’ın aklında yeni bir soru işareti doğurur. Ceylan yavrusuna koşmayı kim öğretmiştir?! Kafası çok karışan Hayy, etrafındaki canlıların yavrularını gözlemlemeye girişir. Bir ördeğin yumurtasını alıp başka bir kuşun yuvasına bırakır. Birkaç gün geçtikten sonra ördek yavrusu yumurtadan çıkar ve hemen bir su birikintisine gider. Yumurtadan çıktıktan birkaç dakika sonra yüzebilmektedir. “Ördek yavrusu suya gitmesi gerektiğini nerden bildi?!” “Ona yüzmeyi kim öğretti!?” Bu sorulardan yola çıkan Hayy, bir Yaratıcı’nın olduğunun farkına varır. Ördeğe yüzmeyi, kargaya uçmayı öğreten Yaratıcı, Hayy’a da düşünmeyi bahşetmiştir. Hayy bin Yakzan, yaşamını düzene koyar; sabah erkenden kalkar ve ihtiyacı olan hayvanlara yardım eder. Susuz kalanlara su verir, hasta olanları iyileştirmeye çalışır. Bu işlerden geriye kalan vaktini de en büyük maharetine, düşünmeye ayırır.
Filmin finalinde ise günümüz yaşantısına bir reddiye var gibidir. Çocukluktan yetişkinliğe geçmiş olan Hayy, tesadüfen adaya yolu düşen bir tüccarla tanışır. Hayatında ilk defa kendisinden başka bir insan gören Hayy, evvela çok şaşırır. Sonrasında ise bu tüccarla arkadaş olur ve tüccardan konuşmayı, okumayı yazmayı öğrenir. En sonunda tüccar, Hayy’a insanlara hizmet etmek üzere memleketine gitmeyi teklif eder. Hayy bu teklifi tereddüt etmeden kabul eder. Bu durum günümüz problemlerinden birisi olan bireyselleşmeye (inzivaya) hoş bir reddiyedir. Çünkü Peygamber (s) efendimizi Hira Mağarası’ndan Mekke’ye indiren Allah’ın emri; inziva değil, mücadeledir.
Filmin elbette eleştirilecek yerleri mevcuttur. Örneğin, çizgi film ve animasyon sektörünün bu kadar geliştiği çağımızda filmin animasyon kalitesi gayet düşüktür. Hikayeyi anlatan dış ses ise günümüzde pek kullanılan bir metot değildir. Robinson Crusoe, Esrarlı Ada, İki Yıl Okul Tatili gibi Batı eserleri bu kadar gündemdeyken, tüm bu zikredilen eserlerden önce kaleme alınmış olan bu orijinal eserin bilinmezliği Müslümanlar adına bir sorundur. Nihai olarak, böyle bir eserin çizgi film olarak kalması büyük bir kayıp olacaktır; sinemaya uyarlanması elzemdir.
 
Ailece izlenilebilecek bir çizgi film olan “Allah’ı Arayan Çocuk Hayy” yetişkinleri sıkmayacağı gibi çocukların da ilgisini çekecektir. Faydalı seyirler…

Henüz yorum yazılmadı

Yorum Yaz

Sizde yorum yazın...
Adınız
E-posta
Yorum