İslam Kardeşlik Dinidir

İslam Kardeşlik Dinidir

İslam Kardeşlik Dinidir


Farklı yaş gruplarına ait öğrencilerin bulunduğu kur’an kursumuz %100 Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı olması ve başarılı lise grubu öğrencilerininde bu güzel hizmetten yararlanmaları için Kursumuzda her yıl %5 lise grubu kontenjanı alınmaktadır.

Farklı yaş gruplarına ait öğrencilerin bulunduğu kur’an kursumuz %100 Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı olması ve başarılı lise grubu öğrencilerininde bu güzel hizmetten yararlanmaları için Kursumuzda her yıl %5 lise grubu kontenjanı alınmaktadır. Aldığımız bu özel öğrenciler küçük kardeşlerine mükemmel bir kardeşlik yapmaktadırlar

O Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de:

"Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'tan korkun ki size merhamet edilsin." (Hucurat, 49/10) buyruluyor.
Ayeti kerimede iki şey dikkatimizi çekiyor:
Bunlardan birincisi mü'minlerin kardeş olduğu hususu, ikincisi de kardeşler arasında dargınlık, kırgınlık meydana gelirse, aralarının bulunup barıştırılmalarıdır.
Evet mü'minler kardeştir, onları birleştiren bağ din bağıdır, iman bağıdır, inanç bağıdır. Onlar aynı kitaba, aynı Allah'a, aynı peygambere inanırlar, aynı dinî kurallara bağlıdırlar.
İnsanları bir arada tutan, birleştiren, kaynaştıran bir çok bağ vardır. Bunların en kuvvetlisi hiç şüphesiz din bağıdır, inanç bağıdır.
Buna bir misal vermek istiyoruz.
Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret ettiği zaman orada iki büyük Arap kabilesi yaşıyordu. Bunlar Evs ve Hazreç kabileleri idi. Bu iki kabile câhiliyye döneminde birbirlerine son derece düşman idiler. Aralarında savaşlar çıkmış, bu savaşlar aralıklarla 120 sene devam etmişti. Bunların en şiddetlisi Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden önce tam beş yıl devam etmiş olan Buas Savaşı idi. Bu savaşta her iki kabile de büyük kayıplar vermişti. Yahudiler bunları tahrik ediyorlar, aralarındaki düşmanlığı kızıştırıyorlardı. Çünkü bunların birleşmesi, güçlenmesi kendi aleyhlerine olurdu. Bu durum Hz. Peygamberin Medine'ye hicret edip bu iki kabilenin İslâm ile müşerref olmalarına kadar devam etmiştir. Allah, İslâm ile bu iki kabilenin arasındaki düşmanlığı giderdi. Kalplerini birleştirdi. Hep beraber Allah'ın ipine sarıldılar. Allah'ın ipinden başka hangi bağ onları birleştirebilirdi? Hangi kuvvet onları kaynaştırabilirdi?
Yüce Rabbimiz Evs ve Hazreç kabileleri arasında önceden meydana gelen olaylara işaret ederek şöyle buyuruyor:

"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılıp bölünmeyin ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz bir birinize düşmandınız, Allah kalplerinizi birleştirdi de O'nun nimetiyle kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarındaydınız. Allah sizi ondan kurtardı.
Allah doğru yolu bulasınız diye âyetlerini size böylece açıklıyor." (Al-i İmran, 3/103)
Müslümanların birlik ve beraberlik içerisinde olmaları İslâm düşmanlarını her dönemde rahatsız etmiştir. Büyük müfessir İbn Kesîr bu âyetin tefsirinde şöyle bir olay anlatır: Yahudilerden biri, Evs ve Hazreç kabilesinin bir arada bulunduğu bir topluluğa rastlar. Onları birlik ve beraberlik içerisinde görünce rahatsız olur, adamlarından birini onların yanına gönderir. Oraya varıp oturmasını, daha önce aralarında yıllarca devam eden harpleri hatırlatmasını söyler. Adam gider, kendine söylenenleri yerine getirir. Bir an câhiliyye duyguları kabarır, birbirlerine düşerler, kızarlar, silahlarını isterler, kabilelerini yardıma çağırırlar. Harre denilen yerde karşılaşmak üzere sözleşirler. Durum Allah Resûlüne bildirilince yanlarına gelir, onları teskin etmeye çalışarak:
"Ben aranızda iken yine mi câhiliyye davası?" der ve yukarıdaki âyeti (Al-i İmran 103) okur. Onlar da yaptıklarına pişman olurlar, barışırlar, silahlarını atarlar ve birbirlerinin boyunlarına sarılırlar. (bk. İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, I, 389)
Ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz, müminler arasındaki kardeşliği onlara bir nimet olarak lütfettiğini belirtiyor. Gerçekten bu, Yüce Rabbimizin mü'minlere bahşetmiş olduğu büyük bir lütuf ve nimettir. Onun için Enfal sûresinde şöyle buyrulur:


"Mü'minlerin kalplerini uzlaştıran o Allah'tır. Eğer sen yeryüzünde bulunanların hepsini verseydin, yine onların kalplerini birbirleriyle uzlaştıramazdın. Fakat Allah onların arasını uzlaştırdı. Şüphesiz ki O, çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir." (Enfâl, 8/63)
Hz. Ömer Kudüs'ü fethedince halkına vermiş olduğu eman-nâmenin hutbesinde sözlerine şöyle başlıyor:
"Hamdolsun O Allah'a ki bizi İslâm dini ile azîz etti. İman ile şereflendirdi. Resûl-i Ekrem Muhammed (s.a.s.) hürmetine rahmetine nâil kıldı, dalâletten kurtardı. Dağınık iken onun sayesinde bir araya getirdi. Kalplerimizi birbirine ısındırdı. Düşmanlarımıza karşı muzaffer kıldı. Memleketler ihsan etti. Bizi sevişen kardeşler haline getirdi. Ey Allah'ın, kulları bu nimetlerden dolayı Allah'a hamd-ü senâ ediniz." (Mahmud Esad, Tarih-i Din-i İslam, İst. 1995, s. 322)

Muhacir ile Ensar Arasındaki Kardeşlik
Yukarıdaki iki âyet-i kerimede, her ikisi de Medine'li olan Evs kabilesi ile Hazreç kabilesi arasında tesis edilen kardeşliğe işaret edilmektedir. Bir de Peygamber Efendimiz Medine'deki müslümanlarla Mekke'den hicret eden müslümanlar arasında kardeşlik tesis etmiştir. Şöyle ki; Sevgili Peygamberimiz, Medîne'ye hicret edince ilk yaptığı işlerden biri orada bulunan müslümanlar yani Ensârla Mekke'den hicret eden Muhacirler arasında kardeşlik anlaşması yapmış olmasıdır. Mekke'li Muhacirler yurtlarından, yuvalarından kopmuşlar, kavim ve kabilelerinden ayrı düşmüşler, dinleri uğrunda mallarını, mülklerini Mekke'de bırakarak Medine'ye hicret etmişler, böylece Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle "Muhacir" unvanını almışlardı.
Medineli müslümanlar da onları en yakınlarına, hatta kendilerine bile tercih ederek her türlü yardım ve fedakârlıkta bulunmuşlar, bu yüzden Kur'an-ı Kerimde, belirtildiği üzere "Ensar / yardımcılar" vasfıyla anılmışlardır. Kur'an-ı Kerim'de onların bu fedakârlığı hakkında şöyle buyrulur:

"Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Haşr, 59/9)
Bu kardeşlik anlaşmasının gayesi, Muhacirleri desteklemek, onların yurtlarından ve yuvalarından uzak düşmelerinin vermiş olduğu gariplik ve ıstırabı gidermek, mâlî sıkıntılarını bir ölçüde de olsa hafifletmek içindi. Rasûlullah (s.a.s.)'in Medîne'de Ensâr ve Muhacirler arasında tesis etmiş olduğu bu kardeşlik, maddî ve manevî yardımlaşma esasına dayanıyordu. Ensar, Muhacir kardeşlerini alıp evlerine götürdüler, mallarına ortak yaptılar. Resûlüllah (s.a.s.)'e başvurarak:
"- Ya Rasûlallah! Hurmalıklarımızı Muhacir kardeşlerimizle aramızda paylaştır." dediler. Resûlüllah (s.a.s.):
"- Hayır, öyle olmaz." buyurmuş ve hurmalıkların mülkiyetinin kendilerine ait olmasını, Muhacirlerin de hurmaların bakımını yaparak çıkacak mahsulü paylaşmalarını söylemişti. (bk. Kamil Miras, Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VIII, 57)
Hatta başlangıçta Muhacir ile Ensar birbirlerine vâris bile oluyorlardı. Bu durum Bedir muharebesine kadar devam etmişti. Bedir muharebesinden sonra nâzil olan:

"Hısımlar Allah'ın kitabınca birbirlerine daha yakındır." (Enfâl, 75) âyetiyle din kardeşleri arasında vâris olma durumu kaldırılmıştır. (bk. İbn Sa'd, Tabakât, I, 238)

Kardeşliği Güçlendirecek Hususlar
Sadece, müminlerin kardeş olduklarını belirtmek yeterli değildir. Onların kardeşliklerini pekiştirecek, kuvvetlendirecek esasların getirilmesi de önemlidir. Kardeşliği güçlendirecek hususlar vardır, bunu bozacak, zafa uğratacak, şeyler vardır. Dinimiz kardeşliği kuvvetlendirecek, pekiştirecek bütün güzel şeyleri emretmiş, zafa uğratacak hususları da yasaklamıştır. Aslında kardeşliği kuvvetlendirecek esaslar çoktur. Bunların bir kısmına Hucurat sûresinde işaret edilmiştir. Biz onlara temas etmekle yetineceğiz.

Barışık Olmak
Müminlerin kardeş olduklarını belirten âyetin devamında: "Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin" buyrulur. Aslında kardeşler barışık olmalılar, birbirleriyle küsülü olmamalılar. Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde:

"Birbirinize buğz etmeyin, birbirinize hased etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin; Ey Allah'ın kulları! Kardeş olun. Mümin için kardeşiyle üç günden fazla küsülü durması helal olmaz" (Müslim, Birr, 7,(6690)) buyurmuştur.
Müminler arasında kin, düşmanlık, buğz gibi dinimizin hoş görmediği hususlar olur ise, bu durumda diğer müminlere görev düşmektedir ki bu da onların arasını bulup barıştırmaktır. Ayetteki "kardeşlerinizin arasını düzeltin" emri bunu ifade etmektedir.
Dinimizde yalan söylemek kesin olarak haram kılınmış, ancak maslahata binaen bazı durumlarda buna cevaz verilmiştir. Bu durumlardan biri de birbirlerine dargın ve kırgın olan insanların arasını bulup barıştırmaktır. Peygamber Efendimiz
"İnsanların arasını düzelten, bunun için hayırlı söz söyleyen ve hayırlı söz ulaştıran kimse yalancı değildir, yani yalan söylemiş olmaz." buyurmuştur.
Hadis-i şerifin izahında tâbiînin büyük alimlerinden İbn Şihâb ez-Zührî şöyle der: "Ben insanların sözlerinden hiç bir şekilde yalana ruhsat verildiğini işitmedim. Ancak şu üç husus hariç:
a- Harpte düşmana karşı.
b- İnsanların arasını düzeltmek için.
c- Kocanın hanımına ve hanımının da kocasına karşı bir birlerini hoşnut etmek için söyledikleri sözler." (Müslim, Birr, 101, (6799))

Alay Etmemek
Buna istihza da diyoruz. İstihzâ; küçük düşürücü ve güldürücü hareketlerle insanların ayıplarını, eksikliklerini ortaya dökmek, alaya almak, eğlenmek demektir. İstihza dinimizce yasaklanmıştır. Hucurat sûresinde şöyle buyrulur:

"Ey iman edenler! Hiç bir topluluk diğer topluluğu alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha hayırlı olabilir. Kadınlar da diğer kadınlarla alay etmesinler. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlı olabilirler. Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın." (Hucurât, 49/11)
Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin oğullarından Zahid, kardeşi Şakir'i küçümsermiş, onun için oğluna hitaben:
"Harabat ehline hor bakma Zâhid,
Defineye mâlik viraneler var" demiş.
"el-cezâü min cinsi'l-a'mâl"; ceza amel cinsinden olur, insan dünyada ne yapmışsa âhirette öyle cezalandırılır, denilmiştir. Dünyada insanları alaya alanlarla, ahirette alay edilecektir. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
"İnsanlarla alay edenlerden birine cennetten bir kapı açılır ve: "Buyur, gel" denir. Adam sıkıntılı ve telaşlı olarak gelir, fakat kapı kapanır. Sonra başka bir kapı açılır ve "buraya gel, buraya gel" denir. Adam yine sıkıntılı ve üzgün olarak bu kapıya gider, o da kapanır. Bu hal o kadar devam eder ki, artık adama gerçekten gel diye seslendikleri halde gidemez bir hal alır." (el- Münzirî, et-Tergîb, III, 611)
Bizim hor, hakir görerek değer vermediğimiz, belki alaya aldığımız nice kimseler vardır ki Allah katında değerli olabilir. Nitekim Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde:

"Saçı başı dağınık, hakir görülerek kapılardan kovulan nice kimse vardır ki bir şeyin vukûu hakkında yemin ederse Allah onu bu yemininde mutlaka doğru çıkarır." (Müslim, Birr, 138, (6850))

İbnu Ömer (r.a) anlatıyor: "Rasulullah (a.s) buyurdular ki: "Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim, kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da o sebeple onu Kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanı örterse, Allah da onu kıyamet günü örter." (Ebû Dâvud, Edeb 46, (4893); Tirmizî, Hudud 3, (1426); Buhârî, Mezâlim 3, İkrâh 7; Müslim, Birr 58, (2580).)

 

Ayıplamamak
Müslümanların birbirlerini ayıplamaları da haram kılınmıştır. Ayet-i kerimede:
"Kendi kendinizi ayıplamayın." (Hucurat, 49/11) buyrulmuştur.
Ayette geçen lemz; dil ile yaralamak, ayıplamak, kötülemek ve yermek anlamındadır. "Kendi kendinizi ayıplamayın" ifadesinin iki anlamı vardır:
a- Mü'minlerin hepsi bir şahıs gibi kabul edilmiştir. Onun için bir mü'mini ayıplayan, kendini ayıplamış gibi olur. Buna göre âyetin manası: "Mü'minleri ayıplayıp yermeyin, böyle yapmakla kendinizi ayıplamış olursunuz" şeklinde olur. Nitekim İsrâ sûresinde şöyle buyrulmuştur:
"Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz." (İsrâ, 17/7)
b- Ayıplayacağınız şeyleri yapmayın, kim ayıplanacak bir şey yaparsa kendi kendini ayıplamış, yani kendisinin ayıplanmasına sebep olmuş olur.
Şunu da unutmamak gerekir ki bir kimse, kusurundan dolayı başkasını ayıplarsa, ayıpladığı husus bir gün kendi başına da gelir. Onun için bir hadis-i şerifte:
"Kim kardeşini bir günahı, suçu sebebiyle ayıplarsa, kendisi de onu işleyinceye kadar ölmez." (Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme, 53, (2693)) buyrulmuştur.

Lakap Takmamak
Ayet-i kerimede: "Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın." (Hucurât, 49/11) buyurulmuştur.
Lakap; bir kimseyi övmeye veya yermeye işaret eden asıl adının dışındaki isim veya sıfattır. Yermek için söylenen lakaplar kötü lakaplar olduğu için yasaklanmıştır. Övgü ifade eden lakaplar ise dinimizce yasaklanmamıştır. Hz. Ebû Bekir'in Sıddîk, Hz. Ömer'in Fârûk, Hz. Osman'ın Zinnûreyn lakaplarıyla anılması gibi. Ayrıca lakap, küçümseme ve kötüleme kasdı olmaksızın bir kimsenin tanınması için söylenmiş, söylenen kimse bunu işittiği zaman kızmıyorsa bunda bir beis yoktur. Meselâ tâbiînin büyük alimlerinden Süleyman b. Mihran'a, A'meş (gözü sulu), Vasıl'a; Ahdeb (kanbur) denilmesi gibi. Onun için dilimizde "yiğit lakabıyla anılır" denilmiştir.

Hüsn-i Zanda Bulunmak
Hüsn-i zan; güzel sanma, herkes hakkında iyi niyetli olma, iyi kanaate sahip olma demektir. Sebepsiz yere insanlar hakkında kötü zanda bulunmak haramdır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:

"Ey iman edenler! Zandan çokça sakının, çünkü zannın bir kısmı günahtır." (Hucurât, 49/12) buyrulmaktadır. Ayette yasaklanan zan, sû-i zan yani kötü zandır. Yoksa hüsn-i zanda bulunmak
yasak değildir. Sözgelimi Allah, peygamber ve müminler hakkında hüsn-i zanda bulunmak, ortada bir sebep olmadıkça insanlar hakkında güzel zanlar beslemek esastır. İslâm ahlâkı bunu emretmektedir. Sû-i zanda bulunmak ise yasaklanmıştır. Kötülükleri bilinmediği müddetçe insanlar hakkında hüsn-i zanda bulunmak kardeşliği pekiştirir, insanlar arasındaki sevgi ve saygıyı artırır.
Zira insan kendisi hakkında hüsn-i zanda bulunan kimseleri sever.

Gizli Hallerini ve Kusurlarını Araştırmamak
Dinimiz insanların gizli hallerinin araştırılmasını yasak kılmıştır. Nitekim Hucurat sûresinde:
"Birbirinizin gizliliklerini araştırmayın." (Hucurat, 49/12) buyrulmuştur.
Peygamber efendimiz de şöyle buyurmuştur:
"(Sebepsiz) zandan sakınınız. Zira zan sözlerin, yalanı çok olanıdır. Birbirinizin ayıbını görmeye ve duymaya çalışmayınız. Birbirinizin mahrem hayatını da araştırmayınız" (el-Lü'lü-ü Ve'l Mercân, Kitabü'l Birr Ves-Sıla Ve'l-Adab, 9/1660).
Kardeş kardeşin ayıbını kusurunu araştırmaz. Toplum içerisinde bazı insanlar vardır ki hep insanların kusurlarını, noksanlarını araştırırlar. İşleri güçleri budur. Sanki insanların kusurlarını, eksikliklerini araştırmak için yaratılmışlardır. Kendilerinden başka hiç kimseyi beğenmezler, herkesi kusurlu görürler. Onun için durmadan insanların kusurlarını araştırırlar.
Dinimizde başkalarının kusurlarını araştırmak değil, örtmek esastır. Allah'ü Teâlânın sıfatlarından biri de "Settâru'l-uyûb/günahları, kusurları örten, gizleyen"dir.
Mü'minler de birbirlerinin kusurlarını gizlemelidir. Nitekim Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:
İbnu Ömer (r.a) anlatıyor: "Rasulullah (a.s) buyurdular ki: "Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim, kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da o sebeple onu Kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanı örterse, Allah da onu kıyamet günü örter." (Ebû Dâvud, Edeb 46, (4893); Tirmizî, Hudud 3, (1426); Buhârî, Mezâlim 3, İkrâh 7; Müslim, Birr 58, (2580).)

Arkasından Çekiştirmemek
Buna Kur'an-ı Kerim'deki ve hadîs-şeriflerdeki ifadesiyle "gıybet" diyoruz. Gıybet; bir kimseyi arkasından çekiştirmek, duyduğunda hoşuna gitmeyeceği şeyleri söylemektir. Gıybet / başkalarını arkasından çekiştirmek, dinimizce haram kılınmış ve ölü kardeşinin etini yemeye benzetilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur:
"Kiminiz de kiminizin gıybetini yapıp arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrenip tiksindiniz. Allah'tan korkup sakının. Hiç şüphesiz Allah tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir." (Hucurat, 49/12)
Müslüman, din kardeşini arkasından çekiştirmez, bilakis başkaları onu çekiştirmeye kalkınca müdafa eder, iyilikle anar.

Bütün İnsanlar Kardeştir
Aslında bütün insanlar fıtraten kardeştir. Çünkü aynı ana ve babadan gelmişlerdir. Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de bu gerçek şöyle ifade edilir:
"Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanıyasınız diye sizi kabilelere ve milletlere ayırdık. Sizin Allah katında en üstün olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi bilir, her şeyden haberdardır." (Hucurat, 49/13)
Kur'an-ı Kerim'de iki türlü hitap vardır.
1- Mü'minlere hitabedilir. Bu hitapda "Yâ eyyühe'l-lezîne âmenû: Ey inananlar!" ifadesi kullanılır.
2- Bütün insanlara hitabedilir. Bu hitapta "yâ eyyüh'en-nâs: Ey insanlar" ifadesi kullanılır. İslâm dini evrensel bir dindir. Muhatabı sadece inananlar değil, bütün insanlardır. Onun için Kur'an-ı Kerim'de on yedi yerde "Ey insanlar!" ifadesi kullanılır. Konumuz olan ayet-i kerimede "Ey insanlar!" ifadesi kullanıldıktan sonra insanların bir asıldan, bir tek ana ve babadan geldiklerine dikkat çekilir.
Bir başka ayette mü'minlerin güzel özellikleri tanıtılır:
Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir. (Tevbe, 9/71)
Not: Bu metin Durak

Henüz yorum yazılmadı

Yorum Yaz

Sizde yorum yazın...
Adınız
E-posta
Yorum